yedy editör masası
19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'ya ulaşan Japon ahşap baskıları, ilk bakışta yalnızca egzotik nesneler gibi görünüyordu. Ancak Hokusai, Hiroshige ve Utamaro gibi ustaların eserleri kısa sürede Paris'teki sanatçıların bakışını değiştirmeye başladı. Alışılmış perspektifi bozan kadrajlar, asimetrik kompozisyonlar, düz renk alanları ve gündelik hayatın sıradan anları; Empresyonizmden Post-Empresyonizme uzanan modern sanatın gelişiminde beklenmedik bir rol oynadı.
Avrupa'nın Japonya ile yeniden karşılaşması
19. yüzyılın ortalarına kadar Japonya, Batı dünyasıyla sınırlı ticari ilişkiler sürdüren ve dışarıdan gelen etkilere büyük ölçüde kapalı bir ülkeydi. 1850'lerin ortasında Japonya'nın limanlarının Batı ticaretine yeniden açılmasıyla birlikte bu durum değişmeye başladı. Japon tekstilleri, seramikleri, lake işleri, yelpazeler ve ahşap baskılar Avrupa'ya ulaşmaya başladı. 1853-1854 sonrasında hızlanan bu ticaret, yalnızca ekonomik bir hareketlilik yaratmadı; Avrupa'nın görsel kültürüne de yeni bir dünyanın kapısını açtı.
Bu nesnelerin arasında özellikle ukiyo-e baskıları dikkat çekiyordu. Edo dönemi Japonya'sında gelişen bu renkli ahşap baskılar; tiyatro oyuncularını, güzelleri, manzaraları, kent yaşamını, doğayı ve gündelik hayatın geçici anlarını konu alıyordu. Avrupa'daki sanat anlayışı ise hâlâ büyük ölçüde tarihsel, mitolojik ve akademik konuların ağırlığı altındaydı.
Ukiyo-e'nin dünyası bu nedenle Avrupalı sanatçılar için yalnızca yeni görüntüler sunmuyordu. Aynı zamanda "Bir resmi nasıl kurabiliriz?" sorusuna bambaşka cevaplar veriyordu.
1867 Paris Dünya Fuarı'nda Japonya'nın bir pavyonla yer alması, bu merakı daha da görünür hâle getirdi. Japon sanatına ve zanaatlarına yönelik ilgi kısa sürede Paris'in sanat çevrelerinin dışına taşarak geniş bir kültürel modaya dönüştü. Fransa'da daha sonra Japonizm (Japonisme) adı verilecek bu ilgi, resimden baskıya, dekorasyondan modaya kadar pek çok alanı etkiledi.
Bir sanatçının gözünü değiştiren şey bazen bir tablo değildir
Japon baskılarının Avrupa sanatındaki etkisini ilginç kılan şey, sanatçıların yalnızca Japon konularını taklit etmemiş olmasıdır. Asıl dönüşüm, bakış biçiminde gerçekleşti.
Ukiyo-e sanatçıları görüntüyü Batı resmindeki geleneksel perspektif kurallarına göre düzenlemiyordu. Figürler kadrajın kenarından kesilebiliyor, önemli bir nesne resmin yalnızca küçük bir bölümünde kalabiliyor, geniş boşluklar kompozisyonun önemli bir parçasına dönüşebiliyordu. Görüntü yukarıdan veya alışılmadık açılardan kurulabiliyor, uzaklık geleneksel perspektiften farklı biçimde ifade edilebiliyordu.
Avrupalı sanatçılar için bu, yalnızca egzotik bir estetik değildi. Resmin nasıl düzenlenebileceğine dair yeni bir özgürlük anlamına geliyordu.
Bir figürün tamamını göstermek zorunda değildiniz. Bir manzarayı merkeze yerleştirmek zorunda değildiniz. Kompozisyonun dengeli olması için her alanı doldurmanız gerekmiyordu.
Bazen görüntünün dışında kalan şey, görüntünün kendisi kadar önemli olabilirdi.
Bu fikir, modern sanatın gelişiminde son derece önemli bir kırılma yaratacaktı.
Degas ve yeni kadrajın keşfi
Japon baskılarından etkilenen sanatçılar arasında Edgar Degas özel bir yere sahipti. Ancak Degas'ın Japon sanatına ilgisi, dönemin modasına kapılıp eserlerine kimono, yelpaze veya Japon dekorasyonu eklemekten ibaret değildi.
Onu asıl ilgilendiren şey kompozisyonun kendisiydi.
Uzatılmış resim formatları, asimetrik düzenlemeler, alışılmadık bakış açıları, figürlerin kadraj tarafından kesilmesi ve geniş boşlukların kullanımı Degas'ın sanatında yeni olanaklar yarattı. Metropolitan Museum of Art'ın Japonizm araştırması da Degas'ın Japon estetiğinden özellikle bu biçimsel özellikleri özümsediğini vurguluyor.
Bu nedenle Degas'ın eserlerinde sahneye bakarken bazen kendimizi bir tiyatro salonundaki seyirci gibi değil, sanki aniden açılmış bir fotoğraf karesinin içinde buluruz.
Bu değişim, fotoğrafın yükselişiyle de aynı dönemde gerçekleşiyordu. Görüntüyü tesadüfen kesen, beklenmedik bir anda yakalayan ve alışılmadık biçimde çerçeveleyen yeni bakış, Avrupa sanatının geleneksel kompozisyon anlayışını giderek daha fazla sorguluyordu.
Japon baskıları bu yeni bakışın en önemli kaynaklarından biri oldu.
Monet'nin Japonya'ya açılan penceresi
Claude Monet'nin Japon sanatıyla ilişkisi de bu kültürel değişimin en bilinen örneklerinden biri.
Monet, Japon baskılarını yalnızca görsel bir merak olarak değerlendirmedi; onları topladı ve kendi sanatının gelişiminde önemli bir kaynak olarak kullandı. Japonizm üzerine yapılan araştırmalar, Monet'nin özellikle kompozisyon ve renk anlayışında ukiyo-e'nin etkilerinin izlenebildiğini ortaya koyuyor.
Monet'nin Giverny'deki bahçesinde Japon estetiğine duyduğu ilginin izleri de görülür. Ünlü su bahçesi, Japon bahçelerinden esinlenen unsurları Avrupa peyzaj anlayışıyla bir araya getiriyordu.
Ancak burada önemli olan yalnızca Japonya'ya duyulan hayranlık değildi. Monet'nin yaptığı şey, Japon sanatını kopyalamak yerine onun bazı ilkelerini kendi resim anlayışının içine katmaktı.
Bu, Japonizm'in Avrupa sanatındaki en önemli özelliklerinden birini gösterir: Etki, çoğu zaman doğrudan taklit yoluyla değil, biçimsel düşüncenin dönüşmesiyle gerçekleşti.
Van Gogh'un duvarlarını dolduran Japonya
Japon baskılarıyla en tutkulu ilişkilerden birini kuran sanatçılardan biri Vincent van Gogh'du.
Van Gogh, Paris'te kardeşi Theo ile birlikte yüzlerce ukiyo-e baskısından oluşan bir koleksiyon oluşturdu. Bu baskıları yalnızca incelemekle kalmadı; bazılarını yeniden yorumladı ve Japon sanatının çizgi, renk ve kompozisyon anlayışını kendi üretiminde denedi. Metropolitan Museum of Art, Van Gogh'un Japon baskılarını Antwerp ve Paris dönemlerinde yoğun biçimde topladığını ve Hiroshige ile Kesai Eisen'in çalışmalarını kopyaladığını belirtiyor.
Van Gogh'un ilgisini özellikle iki şey çekiyordu: doğrudanlık ve sadelik.
Ukiyo-e sanatçıları bir ağacı, bir köprüyü ya da bir insan figürünü gereksiz ayrıntılara boğmadan güçlü çizgiler ve renk alanlarıyla aktarabiliyordu. Van Gogh bu yaklaşımda kendi sanatına yakın bir enerji buldu.
Arles dönemindeki bazı çizimlerinde Japon baskılarının düzleştirilmiş mekân anlayışı ve belirgin çizgileri daha açık biçimde görülür. Japon sanatına duyduğu hayranlık, onun için uzak ve egzotik bir kültüre duyulan romantik meraktan çok, sanatını yeniden düşünmesine yardımcı olan bir görsel laboratuvar hâline gelmişti.
Toulouse-Lautrec ve afişin doğuşundaki Japon izi
Japon baskılarının etkisi yalnızca tuval üzerinde görülmedi. Bu etkinin belki de en çarpıcı sonuçlarından biri, 19. yüzyıl sonu Paris'inin afişlerinde ortaya çıktı.
Henri de Toulouse-Lautrec'in Moulin Rouge ve Paris gece hayatını anlatan afişleri, bugün modern grafik tasarımın öncülleri arasında kabul ediliyor. Bu afişlerde güçlü konturlar, geniş düz renk alanları, kesilmiş figürler ve alışılmadık açılar dikkat çekiyor.
Bunların önemli bir kısmı ukiyo-e'nin görsel dilini hatırlatıyordu.
Metropolitan Museum of Art, Lautrec'in posterlerinde Japon baskılarının düz renk alanlarından, güçlü konturlarından, figürleri kadrajdan kesme biçiminden ve eğik açılarından yararlandığını belirtiyor. Özellikle Hokusai ve Hiroshige'nin baskılarıyla Lautrec'in afişleri arasında doğrudan görsel paralellikler kurulabiliyor.
Böylece Japon sanatının etkisi, galerilerin ve müzelerin dışına çıkarak Paris sokaklarına yayıldı.
Bir anlamda ukiyo-e, modern kentin görsel dilinin oluşmasına da katkıda bulunmuştu.
Japonizm bir taklit hareketi değildi
Japon sanatının Avrupa üzerindeki etkisinden söz ederken dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Japonizm'i yalnızca "Avrupalı sanatçıların Japon resimlerini taklit etmesi" olarak değerlendirmek eksik kalır.
Degas Japonya'daki gündelik hayatı resmetmeye başlamadı. Monet Japon manzaralarını birebir kopyalamadı. Van Gogh kendisini bir Japon ressama dönüştürmedi.
Onların yaptığı daha ilginçti.
Japon sanatından nasıl bakılabileceğini öğrendiler.
Bu nedenle Japonizm, yalnızca bir konu aktarımı değil, bir görme biçiminin Avrupa'ya taşınmasıydı. Asimetrik kompozisyonlar, boşluk kullanımı, düz renkler, sıra dışı perspektifler ve gündelik hayatın sanatın konusu olabilmesi gibi özellikler, Avrupa sanatının kendi içindeki dönüşümle birleşerek yeni bir görsel dil oluşturdu.
Bu etki, Empresyonizm ve Post-Empresyonizmle sınırlı da kalmadı. Nabis sanatçıları Pierre Bonnard ve Édouard Vuillard, Japon baskılarındaki alışılmadık bakış açılarını çalışmalarında kullandı. Mary Cassatt ise 1890'da Paris'teki büyük ukiyo-e sergisini gördükten sonra Japon baskılarının konu, kompozisyon ve teknik özelliklerinden açıkça yararlanan bir dizi renkli baskı üretti.
Bir kültürün sessizce başka bir kültüre sızması
Japonizm'in hikâyesi, sanat tarihindeki en ilginç kültürel karşılaşmalardan birini anlatıyor.
Ortada büyük bir manifesto yoktu. Bir grup sanatçı çıkıp "Avrupa sanatını değiştireceğiz" demedi. Bir sanat devrimi ilan edilmedi.
Bunun yerine baskılar dolaştı.
Koleksiyonlar oluştu. Sergiler açıldı. Sanatçılar birbirlerinin evlerinde bu baskıları gördü. Bazıları onları satın aldı, bazıları kopyaladı, bazıları yalnızca kompozisyonlarını inceledi. Sonra bu görüntüler Avrupa sanatının içine, çoğu zaman fark edilmeden karıştı.
Bir sanatçının kadrajı değişti. Bir başkasının perspektifi. Bir diğerinin renk kullanımı.
Ve birkaç on yıl içinde Avrupa resmi artık eskisi gibi görünmüyordu.
Sessiz devrimin izi bugün hâlâ burada
Bugün modern sanatın doğuşunu konuşurken Empresyonizm, Post-Empresyonizm, Art Nouveau ya da grafik tasarım gibi başlıkları birbirinden bağımsız değerlendirmek kolay. Oysa 19. yüzyılın sonlarında Avrupa'da yaşanan dönüşüm, farklı kültürlerden gelen görsel fikirlerin birbirine karıştığı çok daha büyük bir hareketin parçasıydı.
Japon ukiyo-e baskıları bu dönüşümün en görünür kaynaklarından birini oluşturdu. Hokusai'nin dalgaları, Hiroshige'nin manzaraları ve Utamaro'nun figürleri yalnızca Japon sanat tarihinin parçaları olarak kalmadı; Avrupa'daki sanatçıların dünyaya bakış biçimini de değiştirdi.
Belki de bu hikâyenin en çarpıcı tarafı burada.
Bir sanat devrimi her zaman yeni bir şey icat etmekle başlamaz. Bazen başka bir kültürün zaten uzun zamandır ürettiği bir şeyi fark etmek yeterlidir.
Avrupa sanatçıları Japon baskılarında yalnızca farklı resimler görmediler. Başka türlü bakmanın mümkün olduğunu gördüler.
Ve bazen sanat tarihini değiştiren en büyük şey, yeni bir fırça değil; dünyaya bakmak için keşfedilen yeni bir açıdır.