Anadolu’nun ilk bienali Sinopale 20 yaşında: Sanat bu kez denizi dinliyor

Anadolu’nun ilk bienali Sinopale 20 yaşında: Sanat bu kez denizi dinliyor

yedy haber merkezi


Anadolu’nun ilk bienali olarak 2006’da başlayan Sinopale, 20. yılında 10. edisyonuyla yeniden Sinop’un kıyısına yerleşiyor. “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” başlıklı bienal, sanat üretimini hazır eserlerin sergilenmesinden çıkarıp kentin insanları, zanaatkârları, gönüllüleri, suyu ve belleğiyle birlikte kuruyor.


Bir bienali yalnızca sergilenen eserler üzerinden düşünmek mümkün. Fakat Sinopale, 20 yıllık yolculuğunda başka bir modelin peşinden gidiyor: Sanatın önce kente gelmesi, sonra ortaya çıkması.


2006 yılında başlayan ve bu yıl 10. edisyonuna ulaşan Sinopale – Uluslararası Sinop Bienali, “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” başlığıyla 2 Eylül’de başlayan üretim sürecinin ardından 25 Eylül’de ana sergisini açtı. 15 Kasım’a kadar devam edecek bienalde yaklaşık 25 sanatçı ve inisiyatif, Sinop’taki yerel zanaatkârlar, topluluklar ve gönüllülerle birlikte çalışıyor. 


Bu nedenle Sinopale 10’un sergisi, başka bir kentte hazırlanıp Sinop’a getirilen işlerin yan yana geldiği bir seçki değil. Eserlerin önemli bölümü Sinop’la karşılaşmanın, kentin bilgisinin ve ortak üretimin sonucu olarak ortaya çıkıyor.


“Karada akıl yürür, denizde sezgi”


Bienalin başlığı, Sinoplu bir balıkçının sözünden geliyor. “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” ifadesi, denizde yol almanın yalnızca teknik bilgiyle değil, deneyimle, gözlemle ve sezgiyle de ilişkili olduğunu hatırlatıyor.


Bu düşünce Sinopale’nin sanat anlayışına da doğrudan yansıyor.


Bienalin eş-küratörlüğünü Deniz Kırkalı, Mariam Natroshvili, Marina Fokidis ve Melih Görgün üstleniyor. Avrupa’nın yanı sıra Gürcistan, Güney Kore, Kazakistan ve Venezuela gibi farklı coğrafyalardan sanatçıların katıldığı program, farklı bilgi ve deneyim biçimlerini Sinop’un yerel hafızasıyla buluşturuyor. 


Buradaki temel soru yalnızca “Sanat ne anlatıyor?” değil. Aynı zamanda “Sanat nasıl üretiliyor ve kimlerle birlikte üretiliyor?”


Sinopale’nin 20 yıllık deneyimi tam da bu noktada önem kazanıyor.




Eserden önce karşılaşma


Sinopale 10’un üretim süreci sergiden haftalar önce başladı. Sanatçılar Sinop’a gelerek yerel zanaatkârlar, topluluklar ve gönüllülerle birlikte çalıştı. Dolayısıyla sergide görülen işlerin arkasında yalnızca sanatçıların bireysel üretimleri değil, kentle kurulan ilişkiler de bulunuyor.


Bu yaklaşım bienalin “imece” fikriyle de örtüşüyor.


Giorgi Khasaia’nın “Meğer” adlı çalışmasında kullanılan balıkçı ağı, yıllarca Sinoplu bir balıkçının denize attığı ağlardan biri. Ağın üzerine Nâzım Hikmet’in “Toprağı severmişim meğer” dizesi yerleşiyor.


Evrim Kavcar’ın “Sea Leads” çalışması ise Sinop kıyısındaki bir kayık üzerinde şekilleniyor. Angela Bonadies kentte geçici bir stüdyo kurarak insanları fotoğraflıyor ve onlara denizle ve kentle ilişkilerini soruyor.


Böylece deniz, bienalde yalnızca bir tema olmaktan çıkıyor; malzemeye, hafızaya ve üretim yöntemine dönüşüyor.


Su elden ele, hafıza kıyıdan kıyıya


Bienalin dikkat çeken çalışmalarından biri de “Su Elden Ele Suya”. Deniz ve tatlı suyun kaplarla elden ele taşındığı çalışma, paylaşmayı doğrudan fiziksel bir eyleme dönüştürüyor. Yolculuğun sonunda su yeniden denize karışıyor.


Bu hareket, Sinopale’nin genel yaklaşımını da özetliyor: Bir yerden alınan şeyin başka bir yere aktarılması, dönüşmesi ve yeniden ortak bir bütüne katılması.


Benzer biçimde Anna Dziapshipa’nın “Küçük Buluntular Hal’i”, Sinop’un Gürcü, Abhaz ve Çerkes topluluklarının tarihine uzanıyor. Aleksi Soselia, Sarıkum Gölü’ndeki “batık köy” anlatısını araştırırken Ayesha Hameed ise Karadeniz’in jeolojik ve insani tarihini deniz tabanı, göç yolları, hapishane ve köle ticareti gibi farklı katmanlarla birlikte ele alıyor.


Deniz burada tek bir hikâye anlatmıyor. Aksine farklı hikâyelerin birbirine karıştığı bir hafıza alanına dönüşüyor.


Bir kentin belleği olarak Hal binası


Sinopale’nin yalnızca ana sergi mekânıyla sınırlı kalmaması da bienalin önemli özelliklerinden biri.


1950’lerde inşa edilen ve daha sonra atıl kalan Hal binası, önceki Sinopale edisyonlarından kalan çalışmaların da izlerini taşıyor. Binadaki “HAFIZA” yazısı, geçmiş bienallerden kalan işler ve üretim süreçleri, yapıyı zaman içinde bir sergi alanından daha fazlasına dönüştürmüş durumda.


Bienalin üretim süreçlerinin burada gerçekleşmesiyle Hal binası, Sinop’un kültürel belleğinin parçalarından biri haline geliyor. Yapının gelecekte bir kültür-sanat merkezine dönüştürülmesi de gündemde.


Bu durum Sinopale’nin başka bir özelliğini ortaya çıkarıyor: Bienal yalnızca geçici bir etkinlik olarak değil, kentte iz bırakan bir süreç olarak düşünülüyor.


Çocuk atölyesinden bienal yönetimine


Sinopale’nin 20 yıllık hikâyesinin belki de en dikkat çekici taraflarından biri, yalnızca eserlerde değil, insanlarda bıraktığı iz.


Bienal Eş Direktörleri Çağatay Şimşek ve Yiğit Bahadır Kaya, Sinopale ile çocukluklarında düzenlenen atölyelerde tanıştı. Yıllar sonra bu kez organizasyonun sorumluluğunu üstlenen iki isim, çalışmalarını gönüllü olarak sürdürüyor.


Şimşek ve Kaya’nın hikâyesi, bienalin kendisi kadar önemli bir başka dönüşümü gösteriyor: Bir kültür etkinliğinin izleyicileri zaman içinde onun üreticilerine dönüşebiliyor.


Sinopale’nin sürdürülebilirliği de biraz burada yatıyor. Bienal yalnızca her iki yılda bir açılan bir sergi değil; insanları birbirine bağlayan, yeni üretimlerin ve yeni ilişkilerin ortaya çıkmasını sağlayan uzun soluklu bir yapı kurmaya çalışıyor.


Viyana’dan Sinop’a uzanan su hafızası


Sinopale 10’un uluslararası programlarından biri de su ve hafıza ilişkisine odaklanıyor.


Viyana İklim Bienali ve Brunnenpassage ile geliştirilen “Suyun Hatırladıkları / Undercurrents – Waters that Remember”, suyu bir hafıza taşıyıcısı olarak ele alıyor. Projenin Sinop ayağında Karadeniz’in seslerine, ekolojik çevreye ve kentin tarihine kulak veriliyor.


Avusturya Kültür Ofisi İstanbul’un desteklediği Eylem Ertürk’ün “Shared Walks | Futures” projesi de birlikte yürümeyi kolektif düşünme ve geleceği birlikte hayal etme pratiğine dönüştürüyor. Katılımcılar yürürken gözlemlerini, anılarını, düşüncelerini ve hikâyelerini paylaşıyor.


Böylece Sinopale’nin sınırları Sinop’la sınırlı kalmıyor; Sinop’un kıyısından farklı coğrafyalara doğru yeni bağlantılar kuruluyor.


Sinopale’nin asıl malzemesi kent


Sinopale 10’un yaklaşık 25 sanatçı ve inisiyatifi, 12 ülkeden gelen katılımcıları, farklı disiplinleri ve çok sayıda etkinliği bir araya getirmesi önemli. Fakat bienali yalnızca bu rakamlarla anlatmak, onun asıl özelliğini gözden kaçırabilir.


Çünkü Sinopale’de asıl malzeme yalnızca ağ, kayık, su, fotoğraf ya da ses değil.


Asıl malzeme kent.


Balıkçının bilgisi, zanaatkârın deneyimi, çocuğun atölyede kurduğu ilişki, bir gönüllünün emeği, kentin göç hikâyeleri, denizin sesi ve bir binanın taşıdığı hafıza aynı üretim alanının parçalarına dönüşüyor.


Bu açıdan Sinopale’nin 20. yılı, yalnızca bir bienalin onuncu edisyonuna ulaşmasını değil, sanatla kent arasındaki ilişkinin yirmi yıllık bir deneyim üzerinden yeniden düşünülmesini sağlıyor.


“Karada akıl yürür, denizde sezgi” diyen Sinopale, bu kez izleyiciden de yalnızca bakmasını değil, kenti dinlemesini istiyor.

yorum bırakın