Göçün bıraktığı izler: “Stories of Migration” DEPO’da

Göçün bıraktığı izler: “Stories of Migration” DEPO’da

yedy haber merkezi


Göç, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değil; geride bırakılanlarla, taşınan hafızayla, değişen dille ve yeniden kurulmaya çalışılan aidiyet duygusuyla birlikte ilerleyen bir deneyim. İstanbul’daki DEPO, “Stories of Migration: Art, Resistance and Solidarity Across Borders” sergisiyle bu deneyimin farklı yüzlerini bir araya getiriyor.


19 Eylül’de açılan sergi, Adele Tamam, Ara Chalym, Irmak Suzan Ertaş, Persefoni Myrtsou ve Saeed Mirshekari olmak üzere beş sanatçının resim, video, fotoğraf, metin ve yerleştirmelerini buluşturuyor. Serginin odağında ise göçü tek ve ortak bir hikâyeye indirgemek yerine, yerinden edilmenin farklı hayatlarda ve bedenlerde bıraktığı izleri görünür kılmak var.


Evden ayrılınca geride ne kalır?


Serginin en güçlü sorularından biri “ev” kavramı etrafında şekilleniyor.


Adele Tamam’ın “The Game of Home Home” adlı yerleştirmesi, sanatçının Yemen’deki çocukluğunda diğer kız çocuklarıyla karton kutulardan kurduğu hayali evlerden hareket ediyor. Çalışma, çocukluktan yetişkinliğe ve Yemen’den Malezya ile Hollanda’ya uzanan yaşam deneyimi üzerinden evin yalnızca güven ve aidiyet anlamına gelmediğini; sınırlar, kısıtlanma ve kayıpla da ilişkili olduğunu araştırıyor.


Tamam’ın “A Child’s Premonition” çalışması ise çocuklukta çizilen bir manzaraya yıllar sonra yeniden dönüyor. Yaşanılan coğrafyaya benzemeyen bu görüntü, geçmiş ile bugün arasında hafıza üzerinden kurulmuş bir bağa dönüşüyor. 




Göç bedenin hafızasına da yazılıyor


Saeed Mirshekari’nin çalışmalarında göçün fiziksel ve psikolojik izleri beden üzerinden ele alınıyor. Resim ve yazıyı bir araya getiren “Thanatosis”, “Persistence of Vision”, “Cyanosis” ve “Yield” adlı çalışmalarında tıp, biyoloji ve optik gibi alanlardan kavramları kullanıyor.


Sanatçının farklı ülkelerde mülteci olarak karşılaştığı bürokratik dil de üretiminin bir parçasına dönüşüyor. Böylece göç, yalnızca coğrafi bir hareket değil, bedenin baskı, belirsizlik ve travmayla kurduğu ilişkinin de bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. 


Aile hafızası, toprağın hafızasıyla buluşuyor


Persefoni Myrtsou’nun “The Holy Water of Armaş” adlı video ve yerleştirmesi, sanatçının Armaş’ın yerel tarihiyle kendi ailesinin Doğu Trakya’dan Yunanistan’a uzanan yerinden edilme hikâyesini yan yana getiriyor.


Toprak, tarım ve tohumlar üzerinden ilerleyen çalışma, farklı toplulukların hafızaları arasında ilişkiler kurarken birbirinden farklı tarihsel deneyimleri tek bir anlatıya dönüştürmemeye dikkat ediyor. Kişisel aile hikâyesi ile bir coğrafyanın hafızası böylece aynı çalışma içinde karşılaşıyor. 




Bir hikâye başka bir dile çevrildiğinde


Irmak Suzan Ertaş’ın üretimleri ise göçün dil ve çeviri boyutuna bakıyor. Sanatçı, bir yerin hikâyesinin nasıl anlatıldığı, kaydedildiği ve başka bir dile aktarıldığında nasıl değiştiği üzerine çalışıyor.


“Here-Say: A Transcription Study and a Translation of a Translation”, saha notları, görüşme kayıtları ve Türkçe-İngilizce anlık çevirileri bir araya getiriyor. “The Threads of Akmeşe” ise asetat parçaları, tepegöz, ışık ve izleyici katılımıyla sürekli yeniden kurulabilen katmanlı bir anlatı oluşturuyor. Ertaş’ın “I did it again” adlı şiir çalışması da sergide yer alıyor. 


Ara Chalym’ın kâğıt işleri ve “Mountain Speaks to Mountain” serisi de dil, coğrafya, iletişim ve hafızanın birbirine nasıl bağlandığını araştırıyor. Metin ve görsel katmanların bir araya geldiği çalışmalar, kişisel ve kolektif hafızanın coğrafyalar arasında taşınırken geçirdiği dönüşümlere odaklanıyor. 


Priştina’dan İstanbul’a uzanan bir süreç


“Stories of Migration” yalnızca sergi mekânında ortaya çıkmış bir proje değil. Projenin arkasındaki süreç Eylül 2025’te Priştina’da başlayan bir iş birliğine dayanıyor. Ardından Mart 2026’da Armaş Vakfı’nın ev sahipliğinde bir haftalık konuk sanatçı programı gerçekleştirildi.


Sanatçılardan önceden belirlenmiş bir sonuç üretmelerinin beklenmediği bu süreç; birlikte yaşama, araştırma, sohbet, çevreyle ilişki kurma ve birbirlerinin üretimlerine tanıklık etme üzerinden ilerledi. Daha sonra Utrecht’teki BAK Basecamp’te gerçekleştirilen kamusal buluşmayla devam eden süreç, İstanbul’daki sergiye taşındı. 


Bu nedenle sergideki işler, yalnızca sanatçıların bireysel göç hikâyelerini anlatmıyor. Aynı zamanda farklı deneyimlerin karşılaşabileceği, birbirine benzemeden yan yana durabileceği bir alan oluşturuyor.




Göçü tek bir hikâyeye sığdırmamak


“Stories of Migration”ın dikkat çekici yanı da burada ortaya çıkıyor. Sergi, göçü tek bir mağduriyet, tek bir coğrafya ya da tek bir kimlik üzerinden açıklamaya çalışmıyor. Ev, beden, dil, aile, toprak ve hafıza gibi farklı katmanlar üzerinden ilerleyen çalışmalar, yer değiştirme deneyiminin herkes için aynı anlama gelmediğini gösteriyor.


Bir sanatçı için göç çocuklukta karton kutulardan kurulan bir evin hatırasına, bir başkası için bedenin verdiği fiziksel tepkilere, bir diğeri için çevrilen bir cümlenin kaybettiği anlama dönüşebiliyor. Serginin ortak zemini de tam olarak bu farklılıkların içinde kuruluyor. 


Sergi 27 Eylül’e kadar DEPO’da


“Stories of Migration: Art, Resistance and Solidarity Across Borders”, 27 Eylül 2026’ya kadar İstanbul Tophane’deki DEPO’da görülebilecek. Proje; mezopArt, BAK Basecamp, New Women Connectors ve Hür Adalar iş birliğiyle gerçekleştiriliyor; VAHA ve Hollanda Krallığı İstanbul Başkonsolosluğu tarafından destekleniyor. Konuk sanatçı programına ise Armaş Vakfı ev sahipliği yaptı.

yorum bırakın