Bize musallat olan ne? Tariria’da 25 sanatçıdan insanın görünmeyen mirasına bakış

Bize musallat olan ne? Tariria’da 25 sanatçıdan insanın görünmeyen mirasına bakış

yedy haber merkezi

Kapaktaki çalışma :  ELİF ARAZ, Halüsinasyon 1 120 x 120 Yağlı boya 2025


Uğurcan Kaçmaz’ın küratörlüğündeki “Bize Musallat Olan”, 10 Ekim’de Tariria Kültür Sanat ve Gastronomi Merkezi’nde açılıyor. Sergi, insanın kendisini kurduğunu düşündüğü düşüncelerin, arzuların, imgelerin, kimliklerin ve değerlerin zamanla insanı kuran kuvvetlere dönüşmesini 25 sanatçının yapıtları üzerinden tartışmaya açıyor.


İnsanın kendisine ait sandığı şeylerin ne kadarı gerçekten kendisine ait?


İlk bakışta kolay bir soruya benzemiyor. Çünkü insan, dünyaya kendi kurduğu bir anlamla başlamıyor. Bir dile, aileye, kültüre, toplumsal ilişkilere, yasalara, inançlara ve kendisinden önce kurulmuş sayısız kabule doğuyor. Daha kendi adına konuşmayı öğrenmeden önce onun adına konuşan bir dünya var.


Sonra o dünyanın içinden kendisine bir “ben” kuruyor.


Peki ya bir gün, kendisini kurduğunu sandığı şeylerin aslında kendi üzerinde hüküm kurmaya başladığını fark ederse?


Tariria Kültür Sanat ve Gastronomi Merkezi'nde 10 Ekim'de açılacak “Bize Musallat Olan”, tam da bu rahatsız edici eşikte duruyor. Uğurcan Kaçmaz'ın küratörlüğünü üstlendiği sergi, 25 sanatçının farklı disiplinlerden yapıtlarını bir araya getirerek insanın dünyayla ilişkisini biçimlendiren düşünce, imge, arzu, kimlik ve değerlerin nasıl içselleşmiş kuvvetlere dönüştüğünü araştırıyor. Sergi 17 Kasım'a kadar görülebilecek.   



AGİT IŞIK, Face to Face — The Bull,150 × 200 cm · Karışık teknik · 2026


Hayalet değil, içimizde yaşamaya devam eden şeyler


Serginin adındaki “musallat” sözcüğü, ilk anda çağrıştırabileceği doğaüstü bir hayaletten daha farklı bir yere işaret ediyor.


Buradaki hayalet; geçmişten çıkıp gelen bir varlık değil. Dil, yasa, norm, estetik ideal, kimlik, ahlak, aile, toplum ve inanç gibi yapıların insanın içinde yaşamaya devam eden izleri.


Bir zamanlar dışarıdan gelen bir kural, zaman içinde insanın kendi sesiymiş gibi konuşmaya başlayabiliyor.


“Bunu yapmalıyım.”

“Böyle görünmeliyim.”

“Böyle yaşamalıyım.”

“Böyle biri olmalıyım.”


Serginin düşünsel çıkış noktası, tam da bu dönüşümle ilgileniyor: İnsan dünyayı anlamlandırırken bir süre sonra kendi ürettiği anlamların içinde yaşamaya başlayabilir. İçselleştirilen düzen, dışarıdaki bir otorite olmaktan çıkarak kişinin kendi üzerinde uyguladığı bir otoriteye dönüşebilir.


Küratör Uğurcan Kaçmaz'ın metninde Jacques Lacan'ın simgesel düzen ve ayna evresi, Max Stirner'ın “hayaletler” ve “sabit fikirler” eleştirisi, Freud'un Üstben kavramı ve Jacques Derrida'nın hauntology yaklaşımı bu düşünsel zeminin farklı duraklarını oluşturuyor. Sergi dosyasında da bu kavramlar, öznenin nasıl kurulduğu ve daha sonra kendisini kuran yapılar tarafından nasıl kuşatılabildiği sorusu etrafında bir araya getiriliyor.   


Fakat “Bize Musallat Olan”ın meselesi yalnızca felsefi bir tartışma değil.


Çünkü bu görünmeyen kuvvetlerin en görünür olduğu yerlerden biri beden.


Beden, bütün bu düzenin yazıldığı yüzey


İnsan bedeninin nasıl görünmesi gerektiğine dair fikirler, hangi bedenlerin makbul kabul edildiği, hangi seslerin duyulabilir olduğu ya da hangi kimliklerin temsil edilmeye değer bulunduğu, soyut normların gündelik hayattaki karşılıklarını oluşturuyor.


Sergi bu nedenle bedeni yalnızca bir anatomi meselesi olarak değil, iktidarın, arzunun, bakışın ve kimliğin kesiştiği bir alan olarak ele alıyor.


Küratöryal metinde beden, simgesel düzenin soyut kurallarının maddileştiği başlıca sahne olarak tarif ediliyor. Ancak aynı beden, bu kuralların tamamen kapatamadığı bir fazlalığı da taşıyor: duyum, arzu, hareket, kırılganlık ve temas. Bu nedenle beden, hem üzerine anlam yazılan hem de kendisine yazılan anlamlardan taşabilen bir yüzey olarak serginin merkezine yerleşiyor.


Bu yaklaşım, sergideki yapıtların birbirleriyle kurduğu ilişkide de karşılık buluyor.


Örneğin Agit Işıklı'nın Face to Face – The Bull (2026) adlı 150 × 200 santimetrelik karışık teknik çalışması, serginin görsel dünyasının dikkat çeken işlerinden biri olarak öne çıkıyor. Esmanur Özöner'in Zihnin Mavi Okyanusu (2022), Figen Akbağ'ın İçimde Kalan (2026), Zeynep Şeker'in Beyaz Yüzey (2025) ve Yusuf Han'ın İsimsizler No 24 (2026) adlı işleri ise farklı malzeme ve görsel diller üzerinden bu ortak düşünsel zemine dahil oluyor.


Burada önemli olan, bu işlerin tek bir düşünceyi açıklamak üzere yan yana getirilmemesi.



Haydar Lale, İsimsiz, 70x100 cm, kağıt üzerine yağlı boya, 2025


Sergi tek bir cevap vermiyor


“Bize Musallat Olan”ın güçlü taraflarından biri de tam burada ortaya çıkıyor.


25 sanatçının işleri, önceden belirlenmiş tek bir anlatının illüstrasyonları gibi düzenlenmiyor. Her yapıt kendi maddesini, üretim koşullarını ve perspektifini korurken diğer yapıtlarla karşılaşmaya bırakılıyor.


Dolayısıyla serginin amacı, izleyiciye “musallat olan budur” demek değil.


Daha çok şu soruyu açık bırakmak: Bizi biz yapan şeylerle aramızdaki mesafe ne kadar?


Küratöryal yaklaşım, eserler arasındaki yakınlıkları kadar gerilimleri, kopuşları ve beklenmedik ilişkileri de görünür kılmayı hedefliyor. İzleyici de bu nedenle yalnızca karşısında duran eserleri izleyen kişi değil; farklı perspektiflerin birbirine değdiği anlam üretiminin bir parçası olarak düşünülüyor.


Bu yaklaşım serginin mekânına da taşınıyor.


Galerinin duvarları da serginin parçası


“Bize Musallat Olan” için sergi mekânı nötr bir kutu olarak ele alınmıyor.


Küratöryal ve mekânsal tasarımda mimar Raimund Abraham'ın Unbuilt düşüncesinden hareket ediliyor. Galeri içerisine yerleştirilen dokuz bağımsız panel, alanı kesin odalara bölmek yerine izleyicinin görüşünü kesiyor, yönünü değiştiriyor ve hareketini yeniden kuruyor.   


Böylece sergiye gelen kişi eserleri tek bir doğrultudan tüketemiyor.


Bir iş görünürken diğeri kısmen kapanıyor. Bir panelin ardından başka bir perspektif açılıyor. İzleyicinin bedeni, mekânın içinde hareket ettikçe serginin ilişkileri de değişiyor.


Bu, serginin temel düşüncesiyle doğrudan örtüşüyor: Bakış sabit değil.


Bir şeyi nereden gördüğümüz, neyi gördüğümüzü de değiştiriyor.


Dolayısıyla sergi mekânı, yalnızca eserlerin yerleştirildiği yer olmaktan çıkarak anlamın üretildiği bir unsura dönüşüyor.



Yusuf Han, İsimsizler No 24 50x35 cm TÜYB, 2026


“Zeminsiz” bir mimari mümkün mü?


Serginin belki de en ilginç kavramsal hamlesi burada ortaya çıkıyor.


Küratöryal metin, simgesel düzeni bir mimariye benzetiyor. Dilin, hukukun, kurumların ve toplumsal yapıların tıpkı bir bina gibi sınırlar, girişler, odalar ve hiyerarşiler oluşturduğu düşünülüyor.


Fakat herhangi bir yapı kurulduğunda, zamanla onun temeli görünmez hale geliyor.


Bir evde yaşarken zemini düşünmemek gibi.

Normlar da böyle çalışıyor.

Kaynakları unutuldukça doğal görünmeye başlıyorlar.


“Zeminsiz mimari” fikri ise bütün düzenlerin ortadan kaldırılmasını değil, temelin yeniden tartışılabilir hale gelmesini öneriyor. Sergi dosyasındaki ifadeyle mesele, hiçbir şeyin üzerine kurulmayan bir yapı değil; kendi kuruluşunu gizlemeyen ve zeminini sürekli tartışmaya açık tutan bir mimari tahayyül. 


Bu düşünce, mimarlık tarihinin iki önemli referansıyla genişliyor: Raimund Abraham'ın Unbuilt yaklaşımı ve Constant Nieuwenhuys'un Yeni Babil tasarımları.


Yeni Babil'in sabitlenmiş, işlevlere ayrılmış ve kalıcı bir kent düzeni yerine sürekli değişen, hareketli ve kullanıcıları tarafından yeniden biçimlendirilen bir yapı önermesi, serginin “zeminin ihlali” fikriyle ilişkilendiriliyor.   


Burada mimarlık artık yalnızca bir yapı değil.

Nasıl yaşayacağımıza ilişkin bir düşünme biçimi.



Suzan Gülaç ,”isimsiz” Tuval üzerine yağlı boya,  70x100, 2026


Dört aks boyunca: kökten kopuşa doğru


Serginin mekânsal rotası dört temel aks üzerine kuruluyor.


İlk aks, “Khora – Simgeselin Ağı ve Kurucu Zemin” başlığını taşıyor. Rahim, fetüs, kökler ve henüz biçimlenmemiş organik yapılar üzerinden insanın simgesel düzenle karşılaşmadan önceki bağımlı ve korunmasız varoluşuna bakıyor.


İkinci aks, “Ötekinin Arzusu ve Suretin Politikası”. Burada bireyin imgeyle özdeşleşerek toplumsal alana girişi; yüzün maskeye dönüşmesi, egonun kurulması ve bedenin nesneleştirilmesi gibi meseleler öne çıkıyor.


Üçüncü aks, “Somatik Denetim ve Korozyon – Biyopolitik Kuşatma”. Tüketim kültürü, iktidar mekanizmaları ve kitle iletişiminin beden ve hafıza üzerindeki etkisine odaklanıyor.


Son aks ise “Zeminin İhlali – İsimlendirilemeyen Açıklık”. Burada serginin önceki katmanlarında tartışılan yapıların dışına çıkma, bedensel ve maddesel çözülme, doğaya dönüş ve sınırların ihlali düşünceleri devreye giriyor. 


Bu dört bölüm, klasik anlamda dört ayrı sergi gibi işlemiyor. Daha çok izleyicinin sergi içinde ilerlerken karşılaşacağı düşünsel bir rota oluşturuyor.


Sanatın kendi hayaletleri de var


Serginin önemli bir başka meselesi ise “musallat” fikrini doğrudan sanatın kendisine uygulaması.

Çünkü sanatçı da boşlukta üretmiyor.


Kendisinden önce yapılmış işler, sanat tarihinin biçimleri, estetik kabuller, imgeler ve miraslar her yeni üretimin arkasında bulunuyor.

Bu miras bir yandan üretimin zemini.

Diğer yandan sınırı.


Yeni olanın ortaya çıkması bu nedenle her zaman geçmişi reddetmek anlamına gelmiyor. Bazen zaten var olan bir biçimin içindeki ilişkiyi değiştirmek, başka bir yere taşımak veya ona başka bir bakışla yaklaşmak yeterli olabiliyor.


“Bize Musallat Olan”ın sanat tarihine yönelik bakışı da burada önem kazanıyor: Geçmiş yalnızca geride bıraktığımız bir dönem değil; bugün üretirken içinden konuştuğumuz bir alan.

Serginin “musallat” kavramını bu kadar genişletmesinin nedeni de bu.

Hayalet yalnızca geçmişten gelen şey değil.

Hâlâ bizimle birlikte olan şey.


Genç sanatçılar için başka bir alan


Serginin bir başka önemli boyutu ise sanatçı seçiminin coğrafi bağlamı.


Tariria'nın “Bize Musallat Olan” için genç sanatçılara yönelik açık çağrısında Van ve Van Gölü Havzası'nda yaşayan ve üreten sanatçıların görünürlük kazanabileceği, yeni insanlarla ve fikirlerle karşılaşabileceği sürdürülebilir bir çağdaş sanat ekosistemi oluşturma hedefi vurgulandı.


Bu açıdan sergi, yalnızca kavramsal bir çerçeve kurmuyor; aynı zamanda Van'daki genç sanat üretiminin görünürlük alanını genişletme iddiası da taşıyor.


Tariria'nın 2026–2027 sanat sezonunu bu sergiyle açması da bu yönüyle anlamlı. Merkezin duyurusunda serginin, özneyi kuran ve kuşatan kuvvetleri araştırırken tek bir temayı yapıtların üzerine kapatmak yerine eserler arasındaki ilişkiye alan açtığı belirtiliyor.


Bize musallat olanla ne yapacağız?


“Bize Musallat Olan” kolay bir sergi değil.

Zaten amacı da kolay cevaplar vermek değil.


Lacan'ın Öteki'sinden Stirner'ın hayaletlerine, Freud'un Üstben'inden Derrida'nın hauntology'sine; bedenin politik olarak kurulmasından mimarinin iktidarla ilişkisine kadar uzanan geniş bir düşünsel alan açıyor.


Fakat serginin asıl sorusu bütün bu kavramların ötesinde oldukça yalın bir yerde duruyor:

Bizi biz yapan şeylerle ne yapacağız?

Onlardan tamamen kurtulmak mümkün mü?

Yoksa mesele kurtulmak değil, onları görünür hale getirmek ve onlarla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek mi?


Sergi, sanatın bu soruya hazır bir cevap verebileceğini iddia etmiyor. Daha mütevazı ama belki daha değerli bir öneride bulunuyor: Hayaleti görünür kılmak.


Çünkü görünmez olanın adı konulduğunda, onun kaçınılmaz olduğu fikri de sarsılmaya başlıyor.

Ve belki sanatın açtığı en önemli mesafe tam olarak bu.

İnsanın kendisine musallat olan şeylerden bir anda kurtulması değil; onlarla arasına ilk kez bakabileceği kadar bir mesafe koyabilmesi.


“Bize Musallat Olan”, bu mesafeyi 25 sanatçının yapıtları, dört düşünsel aks ve izleyicinin hareketiyle birlikte kurmayı deniyor.


Sergide yer alan sanatçılar


Agit Işıklı, Ayşe Durak, Bahar Uygurlu, Büşra Karataş, Elif Araz, Elif Özgül, Elvan Işık, Enes Taş, Esma Sarp, Esmanur Özöner, Evin Kaya, Fatma Nur Ertutar, Fırat Kaya, Figen Akbağ, Gizem Bozkurt, Haydar Lale, İlkan Çoban, Kübra Kaçar, Okan Eltürk, Rojbin Gür, Servet Pişken, Suzan Gülaç, Zeynep Şeker, Şeyma Biner ve Yusuf Han.     


Bize Musallat Olan, Tariria Kültür Sanat ve Gastronomi Merkezi'nde 10 Ekim–17 Kasım 2026 tarihleri arasında izlenebilir. Sergi, EkinYolu İnşaat'ın desteğiyle gerçekleştiriliyor.     

yorum bırakın